Haber167

Kıbrıs Türk vakıflarının mal-mülk zenginliği Kıbrıs Rum Kilisesi kadar olmasa bile, toplum içinde en zengin kurum olduğu tartışmasızdır. 1974’teki yer değiştirmelerde arazi ve mallarının bir kısmını kaybetmiş gibi görünse de, Kuzey’de kalan kilise mallarını alarak bu konumunu sürdürmüştür. Vakıf malları satılamaz oldukları için azalmamaktadırlar. Ancak yaklaşık son 50 yıldan beridir tartışmalı bir yönetim biçimine sahip olması ve görevlerini yerine getirememesi sonucu, yeni bağışlar da alamamaktadır. Vakıflar şimdilerde hükümetlerin kontrolüne geçmiş, etkisizleşmiş ve kendine bile yeterli olamayacak bir hale gerilemiştir.

Bizdeki vakıflar, Osmanlı’nın adayı işgal etmesi kadar eskidir. İlk vakfın da 1571 yılında Mağusa’da Kutup Osman Ağa adına Osmanlı Sarayı tarafından kurdurulduğu ileri sürülmektedir. Vakıf uygulaması Osmanlı’da bir gelenekti ve işgal edilen toprakların bir kısmı, hayır işleri yapılsın diye vakıflara dönüştürülürdü. Ayrıca hali vakti yerinde olan yurttaşlar, topluma yararı olsun veya ismi o öldükten sonra da devam etsin diye mülklerini vakıflara dönüştürürlerdi. Kurulan her bir vakıf, vakfedilirken belirlenen amaçları olurdu. Herhangi bir cami için vakfedilip dini amaçlara hizmet etsin diye kurulanlar olduğu gibi, yoksul çocuklar eğitim alabilsin diye eğitim amaçlı, yoksullara, yaşlılara, seyahat edenlere yardımda bulunsun diye de sosyal amaçlı kurulan vakıflar da olabilirdi. Bu vakıflar amaçları dışında faaliyet yapamaz, gelirlerini sadece kendi amaçları doğrultusunda harcayabilirlerdi.

Vakıflar, kendi yönetim kurulları olan (mütevelli heyeti) tarafından yönetilirdi. Bir süre sonra tüm Osmanlı’da olduğu gibi Kıbrıs’ta da Vakıflar İdaresi kurulmuş, bu idare (müdürlük) Evkaf mallarını, vakfı yapan kimselerin belirledikleri isteklerine göre yönetildiğini denetlemekle görevlendirilmişti…

1878’de Kıbrıs’ın idaresini ele geçiren İngilizler hemen bir yıl sonra Vakıflar İdaresi’nin faaliyetlerini denetim altına alabilsin diye müdürün yanına bir de İngiliz yönetici atamışlardı. İngilizler, bu önemli kaynağın nereye nasıl harcandığını yerinde tespit etmek ve denetlemek istemişlerdi.

Evkaf idaresine yönetici veya müdür olmak toplum nazarında çok büyük bir prestij kazandırdığı için, Evkaf’ın İngilizler tarafından topluma devredildiği 1956 yılına kadar, vakıf yöneticiliği siyasete atlamak için bir basamak olarak kullanılırdı. Vakıf yöneticiliği yaparak parlayanlar, İngiliz döneminin meclisi olan Kavanin Meclisi’ne seçilme şansı buluyorlardı. Musa İrfan Bey ve Sir Mehmet Münür, meclise seçilen tanınmış Evkaf yöneticileri idi.

Lise öğrencilik yıllarımızda bizim için en değerli vakıf, Debbağ Derviş Efendi Vakfı idi. Çünkü bu vakfın gelirleri, bizim Lefkoşa Türk Lisesi için harcanırdı. Bu kaynaktan, üniversiteye gidecek olan başarılı ve desteklenmesi gereken öğrencilere yüksek öğrenim bursu verilirdi. Yüksek öğrenimini bu burslarla tamamlayan ve topluma hizmetleri geçmiş bu gün bile tanınan değerli insanlarımız vardır. Hocaların hocası olarak nitelenen merhum Salih Mecit Bey bunlardan birisi idi. Merhum Reşat Süleyman Ebeoğlu, Halil Fikret Alasya bu vakıf tarafından burslu olarak yüksek öğrenim görenlerden bazılarıdır. Bu iki muhterem hocaların öğrencileri Dr. Hüsnü Feridun, merhum Dr. Oğuz Veli Beidoğlu, merhum Tevfik Ali Riza beyler gibi değerli insanlar da Debbağ Derviş Efendi Vakfı’ndan burs alarak yüksek öğrenimlerini tamamladılar. Ben de bu kıymetli hocaların öğrencisi olma bahtiyarlığına eriştim.

Vakfın kurucusu Debbağ Derviş Efendi, her yıl 24 Mart’ta okulumuz tarafından törenlerle anılırdı. Okul öğrencileri, hocamız Reşat Süleyman Ebeoğlu tarafından toparlanır, Küçük Kaymaklı’daki mezarlığa götürülür ve merhum Debbağ Derviş Efendi’nin mezarı başında konuşmalar yapılırdı. 1958 yılına kadar bu seremoni devam etti. Sonra Evkaf bu tarihte sözde Türk toplumuna devredilince bu gelenek sona erdi. Merak ediyorum satılamayan devredilemeyen bu vakfın malları şimdi ne oldu? Gelirleri ile halen çocuklarımız okutuluyor mu? Sanmıyorum. Bu şekilde sosyal hizmetler veren onlarca yüzlerce vakıf çarçur olup yok edildi.

Hiç beğenmediğimiz İngiliz Sömürge Yönetimi’nde vakıflar asli görevleri olan sosyal yardımlaşmayı sağlarken, bizim idaremize geçer geçmez özünü ve ruhunu kaybetti. Evkaf 1958 yılında Türk Yönetimi’ne devredilirken İngiliz idaresi ile dönemin toplum yöneticileri arasında çeşitli pazarlıklar yapıldı. Zaten Evkaf’ın Türk toplumuna devredilmesi için çok çeşitli faaliyetler yürütüldü ve sonuçta bu talep yerine gelmiş oldu. İngilizler bu devri yaparken, gelecekte kullanım kaybı veya tazminat gibi gerekçelerle suçlanmamaları için topluca bir para vermeyi ve yazılı bir taahhüt almayı uygun buldular. İngilizlerin bu öngörüsü ile hazırlanan protokolde “ileride hiçbir sebeple hak ileri sürmeyeceğimize dair” taahhütte bulunup toplam bir milyon 500 bin sterlin tazminat almış olduk. Bu paranın hatırladığım kadarı ile bir milyon sterlini Evkaf’a giderken, 500 bin Sterlin’i de iki imza ile geçerli olmak üzere dönemin liderleri Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Raif Denktaş’ın kullanımına verildi. Bu anlaşma ile Vakıflar İngilizlerden devralınmış oldu ama bağımsız özerk yapısını da kaybetti. Tamamen Türk Cemaat Meclisi’nin kontrolü altına girdi ve böylece devletleşmiş oldu.

İngilizlerle vakıfların devri konusunda imzalanan anlaşmayı başka bir yazı konusuna bırakarak bu kuruluşun bugünkü zavallı durumuna dönelim. Uzunca bir süredir, kurumu oluşturan her bir vakfın mütevelli heyetleri lağvedilmiş durumdadır. Bu nedenle hiçbir vakıf amacına uygun çalışmamaktadır. Buna karşılık, hükümetler tarafından atanan Vakıflar İdaresi Yönetim Kurulu ve Genel Müdür, hükümetlerin isteklerine göre hareket etmektedirler. Vakıflar, dünyaca tanınan bir kurum olmasına rağmen, Güney’deki kilise gibi ne profesyonel işletmecilik yapabilmekte, ne tarihi ve dini eserlere sahip çıkabilmekte, ne yoksul çocuklara burs verebilmekte ne de yoksullara yardım yapabilmektedir. Hatta bütün zenginliğine rağmen, kendi cari giderlerini karşılamaktan bile aciz durumdadır.

Toplumumuzun en önemli değerlerinden olan vakıfların yeniden kurtarılarak topluma kazandırılması lazım. Özerk ve profesyonelce yeniden organize edilmesi halinde, toplumun en büyük kurumu olmaya aday Vakıflar için doğru zeminde yeni bir duyarlılığa ihtiyacımız var.

KAYNAK: Havadis Gazetesi/Poli 13.02.2017

Haberlere Geri Dön

Anasayfa